19 Şubat 2021 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik Ilkeleri -III- (*)

 

 

Historiografinin bellibaşlı üç okulu olan MarxistWhig ve Annales okulundan günümüze kadar en etki yapmış olanının Annales Okulu olduğu pek çok tarihçi tarafından kabul gören bir görüştür.

Bu nedenle konuya bu yönde bir ağırlık vererek denemeyi sürdürmek bütünsel anlaşılırlık için yararlı olacaktır.

Annales Okulu’nun, tarihi sosyal pencereden görmek için Marc Bloch ve Lucien Febvre tarafından1929’da başlatılıp 1990’lara kadar süren 60 yıllık dönem içinde yapılmış olan çalışmalarla genel tarih yazıcılığını çok geniş bir şekilde etkilemiş bir okul olduğunu söylemek herhalde yanlış bir değerlendirme olmaz.

Nitekim Okul’un etkisi ile olsa gerek, 20. Yüzyıl son çeyreğinde ABD akademik dünyasında tarih araştırmaları konularında eğilimin yönü ağırlıklı olarak siyasal bir mahiyetteyken 21. Yüzyıl başlarında artık sosyal ağırlıklı olarak belirginleşmeye başlamıştır.

Okul adını ilk kuşak temsilcileri olan Bloch ve Febvre’in 1929 yılında çıkardıkları Annales adlı dergiden almıştır. Yapılan çalışmalar tarihi siyasal yerine sosyal ve ekonomik kaynaklar ve bakış temelinden ele alarak yürüyen bir yazım perspektifi üzerine kuruludur.

Öte yandan 1950-1970 arası sürdürülen ikinci kuşak çalışmalara ise yeni bir yorum getiren Fernand Braudel olmuştur. Braudel geleneksel histografik yaklaşıma fiziki olarak statik ile yüzyılları aşan uzun erimli total bakışlı yeni olanları da dâhil ederek tarih yazımı için üç tabakalı bir tarz benimsemiştir. Bunlar başlıklar olarak, geleneksel olan kısa erimli olaysal, uzun erimli olan yapısal ve çok az değişen veya hiç değişmeyen statik jeohistorik şeklindeki tarih yazım biçimlerini barındıran tabakalardır.

Böylece tarih yazımının zaman içindeki gelişmelerine paradigmalar temelinden bakıldığında başlangıçta sadece «saf” olay/aktör ilişkili olaylar yerine giderekten uzun dönemli doğal kaynaklı olguların dayapısal paradigma şeklinde ağırlık kazandığı görülmektedir. Böylece tarihin yörüngesini doğal, yapısal ve sosyal koşullar ortaklığı ile onların ortaya çıkardığı aktörler ile olaylar şeklindeki üçlü etmensel birortamın belirlediği anlaşılmaktadır.

Nitekim Braudel’in görüşlerinden biri coğrafi dağlı/ovalı ayrımının sosyo-demografik tarihsel sürece etkisinin var olduğu üzerine iken diğeri de Akdeniz Tarihi’nde Doğu/Batı ayrımı için belirleyici olan şeyin coğrafi bir sınır olarak Adriyatik Denizi’nin engel teşkil etmekte olduğu yönündedir.

Annales Okulu’nda ikinci kuşak temsilci olarak kendisinden çok söz ettiren Braudel’in yolunda ilerleyen ve ayni zamanda üçüncü kuşak temsilcilerden de etkilenen Immauel Wallerstein ise ulusal-siyasi tarihyerine coğrafya paradigması temelli merkez-çevre ilişkisi bağlamında bölgesel tarih üzerine kurulu birDünya Sistemi Teorisi (modeli) kurgulamıştır.

Şimdilerde ise bu tarz histografinin tarih yazım alanının artık geneline nüfuz etmiş olmasından ötürü özgül coşkusunu yitirmiş olduğunu, ancak halen dördüncü kuşak temsilcilerce bazı çalışmaların sürdürülmekte olduğunu belirteyim.

_______________

(*) Yazıya gelecek sayıda devam edilecektir.

Mustafa Özcan

 

11 Ocak 2021 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -II- (*)

 

Denemenin ilk bölümünde paradigma kavramını irdeleyerek konunun kritik önemdeki bu kavramına açıklık getirmeye çalıştım. Şimdi de tarih kavramına, daha sonra yapılacak bireşime hazırlık için çeşitli yönleri ele alan bir yaklaşımla değinerek buna bileşik kavram dikotomisinin öbür yarısı olarak netlik kazandırmak istiyorum.

Öte yandan tarih felsefesinin, G. Vico tarafından ilk kez bilimsel bir sistematik olarak ele alınışından bu yana geçen zaman içinde tarih disiplini pek çok düşünürce şu veya bu yön ile ele alınmıştır. Bu durum şimdi çalışmanın bu ikinci bölümünde yapılacak irdelemeler için son derece uygun bir başlama noktası ortaya koymaktadır.

Böylece de bana, bu kapsamda geçmişte yapılmış ve temsilci niteliği olan çalışmaların başlıca düşünürlerive tarih felsefesi için oluşturdukları görüş kategorilerini aşağıdaki gibi kronolojik bir sıra ile vermek olanaklı gözükmektedir:

– Hegel (Diyalektik)

– Emerson (Transandalist)

– Marx (Materyalist)

– Dilthey (Hermönetik)

– Spengler (Apokaliptik)

– Toynbee (Historiografik)

– Collingwood (Entelektüel)

– Gramsci (Kültürel)

Yukarıda verilmiş tarihin felsefi yorumları, zaman içinde akışta oluşmuş olan aşamaların mahiyeti ile bölümlendirilerek kategorilendirilmek istendiğinde, ilk dördünün ağırlıklı olarak felsefi kökenli bir düzlem üzerinde oluştuğu, teknik bir mahiyet sunan Toynbee’nin dışındaki son dördünün ise kişisel-düşünseldüzlemin ürünü olduğu anlaşılmaktadır.

Bu görüngeden bakıldığında tarihsel akış içindeki tarih felsefesi ile ilgili bu görüşlerin derlemselöğretisel, (kollektif-doktriner) olandan bireyselbiyografik olana doğru evirildiği görülmektedir. Bu ise, insani bireyin düşünsel bakımdan evrim süreci içinde giderekten daha özgür düşünen bir varlık olmaya doğru ilerlediğinin bir göstergesi olarak yorumlanmalıdır.

Bu durumsa, insan zihnindeki biyolojik evrimsel süreçte yeni bir olgunlaşma aşamasına gelinmesinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç olarak görülebilir.

Gerçekten de, insan denen düşünen varlığın zihninin, evrimsel süreç içinde uzun erimli olarak nitelenenprosedürelsemantik ve otobiyografik şeklindeki üç tip bellekten birinin başatlığının olduğu dönemlerden geçtiği düşünülmektedir. Şimdiki kültürel aşamamızda sonuncu bellek tipinin yaşantı ve deneyimlerimizin kaydında başat olmaya başladığını ve böylece de bunun ürünü olan bireysel otobiyografilerin giderekten derlemsel (kolektif) yaşamın belirleyicisi olma konuma doğru ilerlediğini söyleyebiliriz.

Nitekim bu durum uygarlığımızda ayni zamanda, yoğun otobiyografik bellek tipine iye başat bireylerde ortaya çıkan liderlik vasfının tarih içindeki mahiyetinin Atatürk örneğinde olduğu gibi neden bu denli önemli olduğunu ve liderliğin giderekten neden kolektif (derlemsel) yaşamın başat öğesi haline geldiğini de açıklamaktadır.

Öte yandan, yukarıda verilen çığır açıcı bu tarihsel-felsefi görüşlerin bazı tarih yazım ekollerinin de ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlar, sosyalpolitik ve ekonomik olayları doğrudan ilgilendiren siyasi ve bütünsel tarih yazmaekolleri olarak bilinen ikisi ile birlikte doğal olaylar tarihi diye bilinenin dahil olduğu üç historiyografik okul geleneğini temsil edeler. Ayrıca ilk ikisi yukarıda verilmiş felsefi tarih görüşlerine yazılı dayanak olarak başvurulacak olan ana kaynak niteliğindeki arşivleri oluştururlar.

Nitekim AnnalesMarxist ve Whig diye nitelendirilmekte olan üç özgün historiyografik okul,toplumsalsiyasi ve ekonomik tarih yazımı için üç önde gelen temsilcisi olarak gösterilmektedir.

——————————-

(*) Devamı gelecek bölümde ele alınacaktır.

Mustafa ÖZCAN

9 Aralık 2020 Çarşamba

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri1

 

 

    Osmanlı Tarihi, tarih felsefesine kaynak oluşturma yönü ile tüm öteki özel dünya tarihleri içinde hümanizm alanı ile ilgili olan bazı paradigmik ilkelerin varlığını gizliden gizliye içinde barındırması bakımından ayrıcalıklı bir konum sergiler. Bu durum konu ile ilgilenmiş pek çok tarih disiplinini araştıranlar ile tarih felsefesi yorumcuları tarafından fark edilmiş bir husustur.

 

    Bu nedenle de yakın zamanlarda Osmanlı Tarihi’ne yönelik araştırmalar boyutlanarak artmış bulunmaktadır.

 

    Nitekim Osmanlı’nın, Macciavelli’nin Hükümdar adlı yapıtına esin kaynağı olmuşluğundan ötürü böyle bir savı rahatlıkla ortaya atabileceğimiz gibi tarihin paradigmik ilkelerinin keşiflerinin yapılabileceği bir bilgi arkeolojisi alanı olarak da özsel bir değere sahip olduğunu ve bunun da hümanitelerin araştırılması açısından yüksek bir verimkârlık değeri taşıdığını söyleyebiliriz.

 

    Bilindiği üzere paradigmik ilkeler genelde devasa bilgi kümelerinin somut ve soyut yanlarını bir bütünlük içinde tanımlayabilmek amacı ile küme yapısına anlam veren zirvesel ana kavramlarındaki teori-pratik oransallıklarını ortaya koyma olgusudur.

 

   Daha açık bir ifade ile paradigma belli bir bilgi alanındaki yaşanmışlıklar düzleminin mevcut ampirisi ile bunu açıklamaya yönelik teoriler arasındaki çatışmalar sonucunda bunlardan en makulü olarak ortaya çıkıp konunun önde gelen sahiplerince kaynak kuram çerçevesi olarak kabul edilen görüştür. Fizikte mekanik vekuantum paradigmaları bu hususa örnek teşkil eden iki ana kavramdır. İlkinin ortaya atılışı 1687, ikincisi ise 1927 tarihlidir. Kesin deterministik bir ölçüm yapılabilirlik görüşüne dayanan Mekanik paradigmanın fikir babası I. Newton iken olasılıkçı ölçümlere dayanan kuantum mekanikçi görüş ise N. Bohr’a aittir.

 

    Diğer yandan, A. Kuhn tarafından doğa bilimleri için genel bir deyişle tanımlanıp dile getirilen paradigma kavramı ilk defa ortaya atıldığı 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısının ortalarından bu yana pek çok bilim dalı için kullanılır olmuştur. Bu yönüyle kavram bir bilim grubu için ana anlayış eksenini belirten görüş olmaktadır ve zaman içinde değişmektedir. Bu doğrultuda bazı hümanite dalları için de paradigmalar oluşturmanın olanaklı olduğu anlaşılmaktadır.

 

    Bunlardan biri de kuşkusuz tarih disiplinidir.

 

    İşte bu makalede yapılmak istenen şey olan tarih felsefesi olarak görülen interdisipliner bu alan içinparadigmik ilkeler oluşturmak bana oldukça yararlı ve olumlu bir girişim gibi gözükmektedir.

 

    Osmanlı tarihi esas alınarak ortaya çıkarılan tarih felsefesine dayalı tarihin yörüngeleri, diğer bir deyişle tarihin ana eksensel anlayışları paradigma ilkeleri için temel kaynak olan irdeleme düzlemini de ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, bu düzlemde yapılacak değerlendirmeler ile ortaya çıkacak görüşler ilkelerin formülasyonuna çerçeve oluşturacaktır diye düşünüyorum.

 

Mustafa ÖZCAN