19 Mart 2021 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik Ilkeleri -IV-

 

 

Tarihsel paradigmalar için Osmanlı tarihinden çıkarılabilecek sonuçlara dair sürdürmekte olduğum budeneme serisinin önceki bölümünde tarih yazımı okullarından söz ederek konunun bu boyutu hakkında kısa açıklamada bulunmuştum.

Şimdi bu bölümde ise, tarih araştırmaları ve tarih felsefesi ile ilgili olarak yaptığım çeşitli konuşmalardatarih disiplini için yedi-T ifadesi ile belirttiğim araştırma yöntemini tanıtarak bunun paradigmik ilkelerile olan ilişkisine değinen bazı görüşlerimi aktarmak istiyorum.

Son derece akılda kalıcı olmasından dolayı severek kullandığım bu tanımlama insanlık tarihi içinde yedi sayısının ortaya çıkarmış olduğu «büyülü” algısal kavrayış durumu nedeniyle ayrıca çekici bir yana da sahiptir.

Ancak yedi sayısının çekiciliğinin bilimsel bir dayanağı olduğunu da vurgulamak gerekir.

Şöyle ki; bilindiği gibi, insanın kısa hafıza denilen çalışma belleğinin anlık olan şeyleri, örneğin, tek-tek farklı ardışık rakamların toplamı olan bir sayıyı çok kısa süre için akılda tutma kapasitesinin yedi adet rakam ile sınırlı olduğu bilimsel olarak bulgulanmıştır. Bu nedenle de telefon numaraları için kullanılan rakam sayısı genel olarak yedi karakter ile sınırlı tutulmaktadır.

Buradan çıkarak da daha karmaşık bir ortam olan proje ekiplerinde uyumlu bir işbirliği için gereken ortalama takım büyüklüğünün idealde yedi kişi olması sonucuna varılır ki pratikte de kanıtlanmıştır. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın ekonomik gelişmesine en çok katkı yapan etmen olantoplam kalite anlayışının pratik uygulaması olarak sınaî işletmelerde oluşturulmuş olan kalite çemberleridenen iki milyonun üzerindeki proje takımının büyüklüğü için de ortalama yedi kişilik bir ekip önerilmiş ve uygulanmıştır.

Tanımlamadaki T ise, tespit (saptama), teşhis (tanı), tasnif (sınıflama), tetkik (inceleme), tahlil(çözümleme), terkip (bireşim), ve tefsir (yorum) şeklinde yürüyen tarih konusundaki araştırma sürecinin söz konusu aşamaları temsil eden bu yedi Osmanlıca sözcüğün baş harfini belirtmektedir.

Esasen yedi olan aşama sayısını, tefsiri ayrı tutarak altı olarak da vermek olanaklıdır. Ama bu durumdatarih araştırması teknik bir mahiyet kazanacak olduğundan yöntemin karakteri yorumcu (interpretif)paradigma yerine olgucu (pozitifist) paradigmik ilkelere dayanacaktır. Bu yorumcu/olgucu ayrımını belirten temel iki paradigmik ilke bir bakıma yeni/eski ayrımını da ortaya koymaktadır.

Tarihin paradigmik ilkeleri temelde hümaniter disiplinlerin geneli için de geçerli olan hiyerarşik bir yapı gösterir. Buradan da altta başka bilgi katmanlarının da bulunması gerektiği sonucu çıkar. Böylece en tepede yorumcu/olgucu dikotomik ilkeler yer alırken hiyerarşinin bir alt düzleminde diyalektikkutupsal ikili ıradaki krıtik/realist paradigmik ilkeler vardır ki bu ikisinin bulunduğu katmanın bir spiraloluşturacak şekilde yukarı katmana eklemlenmiş olarak var olması gerektiğini söylemek herhalde yanlış bir saptama olmaz.

Öte yandan yukarıya aktardığım bu açıklama metnini logosantrik yerine yapısökümcü yönden, yani her iki düzeyin ikili (düal) yapıdaki her bir kavramını ayrık olarak değil de karşıtı ile birlikte ele alıp holistik bir yaklaşımla değerlendirmek gerektiğini, böylece de daha verimli sonuçlar alınacağını yeri gelmiş iken ifade etmek isterim.

Ayrıca da bu noktada şu hususa vurgu yapmadan geçmek istemiyorum.

Her hangi bir disiplini entelektüel yönlü çıkarımlar için irdeleyen denemelerde içerik konusu özgül kavramlar ilkin en genel iki dikotomik ulam olan ontik ve onun karşıtı epistemik, yani somut ve soyutbakımlardan ele alınmalıdır. Böylece doğaldır ki devamında yapılacak holistik (bütünsel) yaklaşımlı irdelemelerle söz konusu disiplinin paradigmik ilkelerinin ortaya çıkarılması için olanak sağlayacak bir durum yaratılmış olur.

Mustafa ÖZCAN

19 Şubat 2021 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik Ilkeleri -III- (*)

 

 

Historiografinin bellibaşlı üç okulu olan MarxistWhig ve Annales okulundan günümüze kadar en etki yapmış olanının Annales Okulu olduğu pek çok tarihçi tarafından kabul gören bir görüştür.

Bu nedenle konuya bu yönde bir ağırlık vererek denemeyi sürdürmek bütünsel anlaşılırlık için yararlı olacaktır.

Annales Okulu’nun, tarihi sosyal pencereden görmek için Marc Bloch ve Lucien Febvre tarafından1929’da başlatılıp 1990’lara kadar süren 60 yıllık dönem içinde yapılmış olan çalışmalarla genel tarih yazıcılığını çok geniş bir şekilde etkilemiş bir okul olduğunu söylemek herhalde yanlış bir değerlendirme olmaz.

Nitekim Okul’un etkisi ile olsa gerek, 20. Yüzyıl son çeyreğinde ABD akademik dünyasında tarih araştırmaları konularında eğilimin yönü ağırlıklı olarak siyasal bir mahiyetteyken 21. Yüzyıl başlarında artık sosyal ağırlıklı olarak belirginleşmeye başlamıştır.

Okul adını ilk kuşak temsilcileri olan Bloch ve Febvre’in 1929 yılında çıkardıkları Annales adlı dergiden almıştır. Yapılan çalışmalar tarihi siyasal yerine sosyal ve ekonomik kaynaklar ve bakış temelinden ele alarak yürüyen bir yazım perspektifi üzerine kuruludur.

Öte yandan 1950-1970 arası sürdürülen ikinci kuşak çalışmalara ise yeni bir yorum getiren Fernand Braudel olmuştur. Braudel geleneksel histografik yaklaşıma fiziki olarak statik ile yüzyılları aşan uzun erimli total bakışlı yeni olanları da dâhil ederek tarih yazımı için üç tabakalı bir tarz benimsemiştir. Bunlar başlıklar olarak, geleneksel olan kısa erimli olaysal, uzun erimli olan yapısal ve çok az değişen veya hiç değişmeyen statik jeohistorik şeklindeki tarih yazım biçimlerini barındıran tabakalardır.

Böylece tarih yazımının zaman içindeki gelişmelerine paradigmalar temelinden bakıldığında başlangıçta sadece «saf” olay/aktör ilişkili olaylar yerine giderekten uzun dönemli doğal kaynaklı olguların dayapısal paradigma şeklinde ağırlık kazandığı görülmektedir. Böylece tarihin yörüngesini doğal, yapısal ve sosyal koşullar ortaklığı ile onların ortaya çıkardığı aktörler ile olaylar şeklindeki üçlü etmensel birortamın belirlediği anlaşılmaktadır.

Nitekim Braudel’in görüşlerinden biri coğrafi dağlı/ovalı ayrımının sosyo-demografik tarihsel sürece etkisinin var olduğu üzerine iken diğeri de Akdeniz Tarihi’nde Doğu/Batı ayrımı için belirleyici olan şeyin coğrafi bir sınır olarak Adriyatik Denizi’nin engel teşkil etmekte olduğu yönündedir.

Annales Okulu’nda ikinci kuşak temsilci olarak kendisinden çok söz ettiren Braudel’in yolunda ilerleyen ve ayni zamanda üçüncü kuşak temsilcilerden de etkilenen Immauel Wallerstein ise ulusal-siyasi tarihyerine coğrafya paradigması temelli merkez-çevre ilişkisi bağlamında bölgesel tarih üzerine kurulu birDünya Sistemi Teorisi (modeli) kurgulamıştır.

Şimdilerde ise bu tarz histografinin tarih yazım alanının artık geneline nüfuz etmiş olmasından ötürü özgül coşkusunu yitirmiş olduğunu, ancak halen dördüncü kuşak temsilcilerce bazı çalışmaların sürdürülmekte olduğunu belirteyim.

_______________

(*) Yazıya gelecek sayıda devam edilecektir.

Mustafa Özcan

 

11 Ocak 2021 Pazartesi

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -II- (*)

 

Denemenin ilk bölümünde paradigma kavramını irdeleyerek konunun kritik önemdeki bu kavramına açıklık getirmeye çalıştım. Şimdi de tarih kavramına, daha sonra yapılacak bireşime hazırlık için çeşitli yönleri ele alan bir yaklaşımla değinerek buna bileşik kavram dikotomisinin öbür yarısı olarak netlik kazandırmak istiyorum.

Öte yandan tarih felsefesinin, G. Vico tarafından ilk kez bilimsel bir sistematik olarak ele alınışından bu yana geçen zaman içinde tarih disiplini pek çok düşünürce şu veya bu yön ile ele alınmıştır. Bu durum şimdi çalışmanın bu ikinci bölümünde yapılacak irdelemeler için son derece uygun bir başlama noktası ortaya koymaktadır.

Böylece de bana, bu kapsamda geçmişte yapılmış ve temsilci niteliği olan çalışmaların başlıca düşünürlerive tarih felsefesi için oluşturdukları görüş kategorilerini aşağıdaki gibi kronolojik bir sıra ile vermek olanaklı gözükmektedir:

– Hegel (Diyalektik)

– Emerson (Transandalist)

– Marx (Materyalist)

– Dilthey (Hermönetik)

– Spengler (Apokaliptik)

– Toynbee (Historiografik)

– Collingwood (Entelektüel)

– Gramsci (Kültürel)

Yukarıda verilmiş tarihin felsefi yorumları, zaman içinde akışta oluşmuş olan aşamaların mahiyeti ile bölümlendirilerek kategorilendirilmek istendiğinde, ilk dördünün ağırlıklı olarak felsefi kökenli bir düzlem üzerinde oluştuğu, teknik bir mahiyet sunan Toynbee’nin dışındaki son dördünün ise kişisel-düşünseldüzlemin ürünü olduğu anlaşılmaktadır.

Bu görüngeden bakıldığında tarihsel akış içindeki tarih felsefesi ile ilgili bu görüşlerin derlemselöğretisel, (kollektif-doktriner) olandan bireyselbiyografik olana doğru evirildiği görülmektedir. Bu ise, insani bireyin düşünsel bakımdan evrim süreci içinde giderekten daha özgür düşünen bir varlık olmaya doğru ilerlediğinin bir göstergesi olarak yorumlanmalıdır.

Bu durumsa, insan zihnindeki biyolojik evrimsel süreçte yeni bir olgunlaşma aşamasına gelinmesinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç olarak görülebilir.

Gerçekten de, insan denen düşünen varlığın zihninin, evrimsel süreç içinde uzun erimli olarak nitelenenprosedürelsemantik ve otobiyografik şeklindeki üç tip bellekten birinin başatlığının olduğu dönemlerden geçtiği düşünülmektedir. Şimdiki kültürel aşamamızda sonuncu bellek tipinin yaşantı ve deneyimlerimizin kaydında başat olmaya başladığını ve böylece de bunun ürünü olan bireysel otobiyografilerin giderekten derlemsel (kolektif) yaşamın belirleyicisi olma konuma doğru ilerlediğini söyleyebiliriz.

Nitekim bu durum uygarlığımızda ayni zamanda, yoğun otobiyografik bellek tipine iye başat bireylerde ortaya çıkan liderlik vasfının tarih içindeki mahiyetinin Atatürk örneğinde olduğu gibi neden bu denli önemli olduğunu ve liderliğin giderekten neden kolektif (derlemsel) yaşamın başat öğesi haline geldiğini de açıklamaktadır.

Öte yandan, yukarıda verilen çığır açıcı bu tarihsel-felsefi görüşlerin bazı tarih yazım ekollerinin de ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlar, sosyalpolitik ve ekonomik olayları doğrudan ilgilendiren siyasi ve bütünsel tarih yazmaekolleri olarak bilinen ikisi ile birlikte doğal olaylar tarihi diye bilinenin dahil olduğu üç historiyografik okul geleneğini temsil edeler. Ayrıca ilk ikisi yukarıda verilmiş felsefi tarih görüşlerine yazılı dayanak olarak başvurulacak olan ana kaynak niteliğindeki arşivleri oluştururlar.

Nitekim AnnalesMarxist ve Whig diye nitelendirilmekte olan üç özgün historiyografik okul,toplumsalsiyasi ve ekonomik tarih yazımı için üç önde gelen temsilcisi olarak gösterilmektedir.

——————————-

(*) Devamı gelecek bölümde ele alınacaktır.

Mustafa ÖZCAN