16 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxıv-

 

Mustafa Özcan 

 

 

                                                                                             Mustafa ÖZCAN

 

 

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım DoğuBatı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (1) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.

İslamdarül harp (2) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (YakınDoğuBatı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:

Darül-harpMüslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarlgayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise

İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”

denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (3) “Oryantalizm (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (4) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyatgörsel sanatlardrama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Kaynaklar:

1.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Oryantalizm

2.      https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%A2r%C3%BClharp

3.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_W._Said

4.      Çığır açan




 

 

 

 

 

 

10 Kasım 2022 Perşembe

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –XXIII-

 

 

 

Bu makalede, modern tarihteki toplumsal yenileşme hareketleri olarak Aydınlanma (1) ve Lale Devri’nin (2),Yeniçağ’ın iki uygarlık kutbu olan Batı ile Osmanlı’da soysal tarih bağlamında doğurdukları zıt sonuçlar, holistik (bütünsel, özsel) tarih için olabilecek bazı paradigmik ilkelerin çıkarılması yönüyle ele alınacaktır.

Bu kapsamda konuya bakıldığında, Lale Devri’nin, Osmanlı ile Batı-Orta Avrupalılar arasında 16. Yüzyıl’dan itibaren uzun süren bir “dar-ül harp” savaşları sonrası ilk çatışma dışı barış döneminde her bir tarafta paralel zamanlı olarak ortaya çıkmış olan modern-ilerlemeci iki küresel değişim girişiminden Doğu toplumunda olanı olduğu görülür.

Bu bakımdan, Osmanlı için ilk modern tipteki yenilik hareketi olmasından ötürü büyük tarihsel öneme sahip olan bu döneme zevk-ü sefa yakıştırması yapılmış olmakla birlikte, sonradan Cumhuriyet Türkiye’sinde, o zamanlar medeni olmayı temsil eden lale çiçeği yetiştirme işinin yaygınlığı nedeni ile Lale Devri denmiştir. Tek bir lale soğanının 500 altına satılması o dönemde çiçek yetiştiriciliğine, dolayısıyla da medeni olmaya atfedilmiş simgesel değeri göstermesi bakımından dikkat çekici bir olgudur.

Lale Devri kronolojik tarihçilerce Avusturya-Osmanlı arasında 1718’de yapılan Pasarofça Antlaşması ile oluşmuş barış ortamında başlayan bir hareket olarak görülür. Ancak buna karşılık, konuya sosyo-tarihsel görüngeden bakıldığında, esasen döneme başlangıç hazırlayan olgunun Sultan III. Ahmet’e 1711’de Topkapı Sarayı’nın bahçesine medenileşmenin simgesi olarak lale çiçeği ektiren modernist anlayış olduğunu belirtmek çok daha yerindedir.

Altı yüzyılı aşkın sürmüş bir imparatorluk ömrü için çok kısa olan bu dönemde, toplumda pek çok yeniliğin ve imar işinin yoğunlaşmış olarak gerçekleştirilmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bunların içinde en önemli yenileşmeci olay, topluma bol kitap basımı ile dünyevilik kazandırmak isteyen İbrahim Müteferrika’nın 1726 yılında ilk matbaayı kurmasıdır.

Bu girişimle, yoğun mekanik basım tekniği sonucu sağlanacak yaygın kitap okunuşu sonucu geniş tebaa kesimlerinde dünyevi sekülerliğe giden yolda ilerlenmiş olacaktı. Böylece de herhalde, uzun dönemde etkili olabilecek yenileşmeci bir düşünce çığırı için bir başlangıç yapılabilmesi amaçlanmıştı. Hareket, bu yönde gelişen yenilik ve modernleşme kimliği doğrultusunda bir müddet sürdükten sonra 1730 Eylül’ünde Patrona Halil (3) tarafından başlatılan gerici isyan sonucunda hüsranla son bulmuştur.

Oysa bunun paralelinde, o sıralar Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarında yaşanmakta olan, oralardaki sosyal yapıları bir daha geri dönülmemek üzere değiştiren bir olgu olarak Aydınlanma Hareketi, Dünya’nın tüm geneli için olağan üstü öneme sahip, en uzun süreli sosyal değişim kimliği ile kültürel tarihin kaydına geçmiştir.

Aydınlanma Çağı kronolojik olarak Rönesans ve Reform dönemlerinin ardından 1688’deki İngiliz Devrimi ile başlayıp 14 Ağustos 1789’daki Fransız Devrimi ile sonlanana dek bir asır sürmüş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Aydınlanma, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere pek çok ülkede sosyal yapıların çeşitli yönlerinde bugünlere dek süren keskin değişimler yaratmış olan küresel olaylar zinciridir. Dolayısı ile de Aydınlanma, bu durumu nedeni ile sosyal bilimler alanında en bilinen terminolojik tanımlamalardan biri olarak yer tutmuş olup hareketten de öte, tarihsel olarak Batı için semavilikten dünyeviliğdönüşüm yaratan çağın adıdır.

Bu dönüşümün arkasında bundan beş yüzyıl önce 31 Ekim 1517’de Almanya’da Martin Luther tarafından başlatılan tüm Kuzey Batı Avrupa ülkelerinde (bugünkü Protestan ülkeler) kilisenin toplum üzerindeki etkisinin kesin bir şekilde azalmasını başarı ile sağlamış olan Protestan Reform Hareketi bulunmaktadır.

Batı’da Reform Hareketi‘nin sürdüğü o dönemde Osmanlı, reform yerine yönetim katında dinsel işlerde daha da koyulaşma yaratacak olan Mısır Seferi işi ile meşguldü.

Böylece de tarih, Osmanlı tebaası için değişim göstermek yerine, bir kere daha dinsel yapının eş ve aynisi olan, hatta koyulaşan temelinde tekerrür eden tarzda sürme şeklinde ilerleyen bir sonraki safhasına girmiştir.

Öte yandan, Lale Devri’ni başlatan anlayışa zemin hazırlayan Topkapı Sarayı bahçesine simgesel de olsa lale ekiminin yapıldığı 1711 yılı, bu olayın yanı sıra Dünya Tarihi’’nde başka coğrafyalarda ortaya çıkan eş zamanlı gelişmeler bakımından son derece yoğun bir yıldır. Rusya’nın dünya sahnesinde yer almasına olanak veren Prut Savaşı, İngiltere’nin emperyal oluşunu hazırlayan Dominyon Bakanlığı’nın kuruluşu hep 1711’e tarihlenmektedir. Sanki görünmeyen bir el, uzun dönemde dünya siyasi sahnesinde dengeleri yeniden düzenlemek üzere devreye girmiştir.

Bu bağlamda, Büyük Britanya önceki Başbakanı’nın 2011 yılında İngiliz emperyal yaklaşımının tarihte dünya halklarından -belki de çektirdiklerinden dolayı olsa gerekir- özür dilemesi her halde bu (Dominyon Bakanlığı’nın 300. Kuruluş Yılı) nedendendir.

 

Kaynaklar

1.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayd%C4%B1nlanma_%C3%87a%C4%9F%C4%B1

2.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Lale_Devri

3.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Patrona_Halil

 

 

11 Ekim 2022 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –Xxıı-

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –Xxıı-

 

Mustafa ÖZCAN

 

 

Osmanlı Tarihi’nden paradigmik ilkeler çıkarsamak amacı ile bu dizide şimdiye dek özsel tarih hakkında yaptığım irdelemelerde değindiğim kolonyalist ve fetihçi şeklindeki iki kavramı, en genel disipliner alanlar olan sosyal bilimler ve hümanitelerin sosyo-psişik kavramlar çerçevesinde bir değerlendirmeye tabi tutmak, bazı paradigmik ipuçlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır sanırım.

Konuyu bu bağlamda ele alırsak, ilk aşamada, özsel tarihte daha önce karşıt emperyal ilişkileri temsil eden kavramlar olarak kolonyalist ve fetihçi diye tanımlanmış olan bu ikili kavram çiftinin ilişkide olduğu sosyo-psişik çerçeve içindeki yerlerinin şu iki ana kavram ulamı kapsamında bulunabileceğini görürüz:

Bu ulamlar ilk kez, Alman sosyoloğu Ferdinand Tönnies tarafından sosyal yapılarda mevcut iki temel gruplaşmayı belirtmek üzere topluluk ve toplum (cemaat ve cemiyet veya Almancası “gemeischaft” ve “geselschaft”) şeklinde yapılmış kavramsal tanımlamalardır.

Nitekim Tönnies, 1887 yılında yayımladığı “GemeischaftundGeselschaft” adlı sosyoloji kitabında “geleneksel” nitelikli yerleşimler olan ‘köy’, ‘mahalle’ ve ‘semti’ temsil eden sosyal gruplaşma olgusunu özlerindeki kırsal niteliğinden dolayı topluluk ve bunun “modernleşmiş” sosyal yapıdaki diyalektik karşıtı olarak, bütünsel kent olgusu zemininde yurttaş sosyalliğine erişmiş gruplaşmayı ise toplum olarak terimleştirmiştir.

Öte yandan Ferdinand Tönnies yaptığı bu girişim ile yepyeni eytişimsel bir çift şeklinde sunduğu sözü edilen dikotomikulamsal kavramlaştırmayı sosyal bilimler literatürüne paradigmik düzeyde dönüştürücü bir etkililikte sokmayı da başarmıştır.

Böylece şimdi bu bağlamdaki emperyal düzen olgusunu bu kez, Yakınçağ’ın tarihsel yörüngeleri görüngesinden bakarak ele alıp irdelersek, Doğu’yu temsil eden Osmanlı emperyal anlayışının toplulukçu (cemaatçi), Batı’yı temsil eden İngiliz emperyal anlayışınınsa toplumcu (cemiyetçi) bir karakter taşıdığını görürüz.

1711 yılında Dominyon Bakanlığı’nı kurarak bu tarz kolonyalist emperyal bir yaklaşımı tarihte ilk kez küresel çapta uygulamaya geçiren İngiltere’ye karşılık ayni yıl yenileşmede başarısız bir hareket olan Lale Devri sürecini yaşamaya başlayan Osmanlı için Batı’daki bu olay söz konusu yenilikçilik hareketi için bir neden teşkil etmiş olmalıdır.

Şimdi de iki emperyal kutup arasındaki durumu tarihsel olarak izleyen olaylar ve gelişmeler bakımından irdelersek, Batı’nın gösterdiği bu evrensel ilerleme ve kalkınma süreci, Doğu’nun iyiden iyiye etkisizleşmesine neden olmuş olduğunu saptarız. Tarihin devamında Doğu karşısında gelişmişlikteki uçurumun sürekli artması sonucunda da Batı Dünyası, 20. yüzyıl’da, küresel nimetlerin bölüşümünde kendi aralarında ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu karşılıklı olarak saldırganlaşmış, bu ise tüm insanlıkça yeryüzünde yaratılmış toplam maddi değerin beşte üçünü yok eden iki bölüşüm savaşına kaynaklık etmiştir.

***

Konunun tarihsel açıdan irdelenmesinden sonra gene bu bağlamda ancak daha temel düzeyde bireye egemen olan sosyo-psişik durumlar bakımından ele alınmasına gelelim.

Bu kapsamda, bireylerin ortak tutumları olgusu doğrultusundan hareket ile ortaya çıkıp sosyal yapılaşmayı etkileyen iki ana kutupsal davranış eğiliminden söz etmek olanaklıdır. Bunlar antropolojik olarak insanoğlunun en derininden kaynak alıp beliren sosyo-psişik yapılardaki eşitlikçi ve baskınlıkçı eğilimlerdir.

Baskınlıkçı eğilimin harekete geçmiş şekli olan sosyal baskınlık yönelimi ise aşağıdaki bağlantıdan (1) alıntılanıp yaptığım eklemelerle özetlenen bir paragraflık değerlendirmeye göre bireyler için şöyle bir genel özelik ortaya koyar:

Sosyal baskınlık yönelimi yüksek olan bireyler; değişik gruplar ve grup üyelerinin sosyal statüleri arasındaki farklılıkları korumayı, hatta bu farklılıkları artırmayı isterler. Tipik olarak bu bireyler; baskınhırslıdirençli olurlar ve daima güç arayışı içindedirler; bunun sonucu olarak da paralelinde hiyerarşik grup yönelimlerini tercih ederler. Dünyanın kurtlar sofrası veya insan insanın kurdu olduğu inancına bağlıdırlar.”

Bu değerlendirme toplulukçu (cemaatçi) yapılarda yetişecek olan insan ırasını aşikâr olarak betimlemektedir. Buradan hareket ile de cemaatçi toplum yapılarının kul niteliğine iye insan yetiştiren yapılar olduğunu açıkça söyleyebiliriz! Oysa eşitlikçi eğilimin egemen olduğu, mümkün olduğunca hiyerarşiden kaçınan bireylerden oluşan toplumsal yapılarsa kul yerine, özgürlükçü insana kaynaklık ederek çağdaş yapıda bir yurttaş toplumu ve devamında demokratik düzen oluşturmak yolunda ilerler.




Kaynaklar

1.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Sosyal_bask%C4%B1nl%C4%B1k_y%C3%B6nelimi

 

 

 


15 Eylül 2022 Perşembe

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –Xxı-

 

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –Xxı-

                                                                                    

 

       Mustafa ÖZCAN

 

Orta Asya tarihinin derinliklerinden gelen Osmanlı’nın fetihçi anlayışı ile Batı tarihinin yüzyılları aşan, İngiltere’nin temsil ettiği Avrupai tarzdaki kolonyal anlayışının ortak siyasi zeminde iki tezat emperyal sistem mahiyeti ile genel tarih açısından ve diyalektik yaklaşımla kıyaslanması bu deneme çalışmasının asli konusudur.

Denemede, konuyu “holistik düşünce temelinde ele alarak buradan tarih bilimi için aranan yol gösterici paradigmik ilkeyi ortaya çıkarmak esas amaç olmakla birlikte yapılan irdelemeler ile konunun okuyanda başkaca düşünsel arayışlara yol açması da diğer bir amaçtır.

***

Osmanlı’nın askeri düzene dayanan fetihçiliğiİngiltere’nin sömürüye dayanan kolonyalliği ile kıyaslandığında ilk aşamada göze çarpan başat imleç, her iki emperyal sistemin tarihsel genişlemesindeki coğrafi gelişme yönünün ortaya koyduğu durum ve bunun doğal bir sonucu olarak tarih içindeki önemidir.

Eski Dünya’daki emperyal sistemlerin uzun dönemli doğrultusunun, imparatorlukların genişleme hareketi içinde genel hatları ile incelenmesi, bunların coğrafyadaki yönünün fetihçilerde Doğu-Batı ekseninde, buna karşın kolonicilerde Kuzey-Güney ekseninde olduğu şeklindeki bir saptamanın yapılmasına yol açmaktadır.

Bu durumu, yani emperyal genişlemenin yönünü belirleyen şeyi, fetihçilerde, ilginin talanla sağlanacak ganimet beklentisi olmasından ötürü zenginliklerin hazır olduğu coğrafyaya doğru olmasına karşılık kolonicilerde ilginin kendi fiziksel üretimleri için gereken girdileri sağlayan kaynakların emre amadeliğinin olduğu yerlere doğru yönelmiş olması açıklamaktadır.

İnceleme derinleştirildiğindeyse, Eski Dünya, yani Afro-Avrasya tarihinde Kuzey-Güney yönündeki kolonyal-emperyal genişlemenin, toplumlarda yaşam-geçimsel zenginliğin, yani gönencin başat sosyo-psişik bir etmen olarak kabulünün önemli rol oynamaya başlamasından kaynak aldığı sonucuna varmak olanaklıdır.

Ayrıca, Kuzey’in yaşam-geçimsel zenginliklerinin, jeosferin on binlerce yıllık süreden beri gelen ekolojik durumun sonucu olması, bunun artık, statik, değişmeyecek bir durummuş gibi kabul edilen bir algıya dönüşmüş olmasına da yol açmıştır.

Öte yandan, Eski Dünya coğrafyasındaki tarihsel-ekonomik dönüşümler, diyakronik olarak incelendiğindeyse, ekonomik gönenç ve zenginlik kaynaklı uygarlaşmış olma halinin Avrasya tarihinde, Doğu-Batı ekseninin iki ucu olan Avrupa ve Çin arasında, biner yıllık periyotlar halinde gidip gelen salınımlı-değişkenlikteki tarihsel bir olguyu da oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Bu iki antik uygarlık kutbu arasındaki böyle bir durumun ortaya çıkışının ardında ilkinkaraların büyük bölümünün esasen Kuzey yarıkürede bulunuşunun olduğu ve ikincileyinse, Güney yarıküre ile kıyaslandığında Kuzeyde kıtaların jeofiziksel olarak dikine olmak yerine enine olan bir yayılma göstermekte olmasından ileri geldiği bilinmektedir.

Böylece, Eski Dünyanınbir başka ifade ile Afro-Avrasyanın, Kuzey yarıkürede 30-40 derece paralellerini kapsayan, uzunluğuna 20 bin km’lik sürekliliği olan Doğu-Batı doğrultusundaki bu arazi bandı, insanın doğa ve yaşayışına en uygun ısı, yağış, yüzey şekilleri ve iklim özelliklerini bir araya getiren dünyada en geniş kıtasal coğrafyadır.

Bu jeofiziksel oluşum, gezegenimizde yerküresel tektonik hareketlerce belirlenmiş, arkaikten beri var olan, antropomorfik-ekoloji özelliklerine, yani Afrika savanı” tipine sahip, ayni zamanda Ortadoğu’nun verimli ayçasını (münbit hilal) da içine alan, Avrasya’nın Doğu-Batı eksenindeki “Kıtasal Yaşam Kuşağı”dır.

Ayrıca bu oluşum ayni zamanda, insanoğlu için en geniş ve en uygun iklimsel ve yer-yüzeysel özellikleri sunan “ilksel uygarlık beşiği” tanımlamasını da hak etmektedir(*).

____________

(*) Devam edecektir.