14 Şubat 2023 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxvı-

 

 

                                       Mustafa ÖZCAN

 

Osmanlı bağlamında tarihin paradigmik ilkelerinin arayışı doğrultusunda özgün bir yazı dizisi olması için çaba harcadığım bu denemeler de, şimdiki makalenin daha anlamlı olarak değerlendirilmesi isteniyorsa öncekinin devamı niteliğinde olmasından dolayı okunmamışsa, ilkin onun okunmasını önemle öneririm ((1) veya (2)).

Söz konusu o denemede, uygarlıklara zemin hazırlayan imparatorlukların oluşumunun kökeninde yattığı düşünülen anlayışlar olarak kavramsal ulam çiftleri kimliğindeki dikotomilerden (konuşma) dil- (fonetik veya logografik) yazı şeklindeki ikiliden (konuşma) dil konusu olduğu belirtilmişti. Buradan da hareketle konu Osmanlı ve Çin İmparatorlukları bağlamında ele alınarak tarihselliğe olabilecek etkisi yönüyle bazı paradigmik ilkelerin bulunması için ipucu olması bakımından incelenmişti.

Şimdi bu denemedeyse, dil-yazı şeklindeki bu dikotomik ikili kavram ulamından konuşma dil inin dikotomik karşı tamamlayıcısı olarak yazı konusunun uygarlıkların oluşmasına olabilecek etkileri ele alınmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, yazı konuşma dilinin işaret ve şekillerle kayda geçirilerek sözün uçuculuk tan kalıcı hale getirilmiş biçimidir. Bu nedenle de insanlığın belleği olan tarih biliminin başlangıcı olduğu kabul edilmesine karşın ilk bulanı olan Sümerli rahiplerce emtianın dökümünün kayıt altına alınması için kullanılmıştır.

***

Pek çok genel tarihçi, tarih düşünürü ve tarih felsefecisinin fikir ürettiği bu alanda son dönemlerde en dikkate değer katkıyı kuşkusuz ki Jack Goody (3) yapmıştır. Goody’nin uygarlık tarihine bakışı, holistik tarzda olmamakla birlikte, akademik köken inin antropoloji olmasından kaynaklanan geniş antropo-bilgiye dayalı bir görüngeden olduğundan, yaklaşımı Avrupa merkezli olmak yerine küresel bağlamda çok kültürlü bir uygarlık oluşumunun arayışı tarzındadır (4).

Tarihteki İlk ve Ortaçağ imparatorluklarının uygarlık oluşumuna coğrafya ve ahali (demografi nin) olgularının yanı sıra sosyallik üzerinden etkisi, varoluşlarının dayandığı hanedana, orduya, din ve ideolojiye, hukuka, ticarete ile ulaşım ve haberleşmeye olan iyelikleri durumu yönüyle çok geniş bir tarih araştırmacı grubunca ele alınmıştır.

Bununla birlikte, belirtilen çeşitli etmenler arasında yazı ve yazının ulamsal tiplerinin uygarlık oluşumundaki etkisi, daha önce de belirtildiği gibi, etraflı olarak J . Goody tarafından incelenmiştir (5). Goody’ye göre yazı, dil in diyakronik (ardsüremli) kalıcılığını sağlamış sosyo-tarihsel temel bir olgu olduğundan uygarlık oluşumundaki etkisi yüksektir. Bu nedenle de bugünkü uygarlık düzeyine varışımızın kökeninde, kadim Grek ve İtalyan Rönesans’ı dönemi değil, yazının bulunduğu, Gordon Childe ’ın nitelemesi ile Kentsel Devrim ’in bir sonucu olarak büyük bir insanlık dönüşümü nün yaşandığı Bronz Çağı dönemi vardır.

***

Yazının en genel olarak iki kategorik tipi , formu vardır. Bunlardan, işitselliği temel alan seslerin harflerle temsiline dayalı fonetik olan için, diğerlerinin yanı sıra, runik yazı ile Fenike , Grek , Latin , Orhun , Arap ve Kiril alfabeleri örnek olarak verilebilir. İdeografik veya logografik olan içinse, görselliği temel alarak varlıkların grafik gösterimine dayalı Sümer, eski Mısır ve Çin yazısı gibi yazılar örnektir.

Bu iki yazı biçimi ele alınarak yazının uygarlıklarla olan ilişkisi değerlendirile bilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki iki yazısal kategori, Batı ile YakınOrta ve Uzak Doğu coğrafyalarındaki eski imparatorluklar üzerinden zımnen de olsa uygarlık oluşumunda önemli roller üstlenmiştir.

Öte yandan, kâğıdı ve kâğıda baskıyla (presle) yazı kayıt tekniğini Çinlilerin bulmuş olmasına karşın, hızlı ve ucuz basım işini yapan matbaa makinesini keşfedenin Alman Gutenberg olmasının nedeni Çin yazısının logografik özelliğinin tekrarlı, hareketli metalik hurufat a dayalı sayfa düzlemesinde kolay ve hızlı yapılabilen bir mürettiplik (dizgicilik) işine izin vermemesidir. Daha açık, net ve doğrudan bir anlatımla, dilsel varlıklar simgelerle temsil edilirken yazı da harf kullanmakla grafiksel şekil kullanmak arasında basit bir şeymiş gibi görünen bu nüans, kelebek etkisi yaratan sonuçları ile Batı uygarlığına, en azından 500 yıllık bir dönem için, Doğu ya üstün gelmeyi sağlayan tarihsel bir ortamın oluşmasına olanak vermiştir.

***

Konuya bu bağlamda Türkî ve Osmanlı tarihselliği açısından bakıldığında, tarihin her döneminde kullanılmış olan yazıların fonetik kategorili yazı , yani çeşitli alfabeler olduğu görülür. Ancak, bu yazı tipini, yani alfabeleri kullanan diğer Avrupalı ulusların çoğunun tarihte Osmanlı ya göre çağdaşlaşma sürecinde önde yer tutmuş oldukları da bilinmektedir.

Bu bakımdan, bu ulusların uygarlıkta ilerleyişinde yazı tipinin etkisinden öte esas etkinin, basım işinin kolaylığı (ekonomikliği) dolayısıyla kitabın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak okur-yazarlık düzeyinin artışından ileri geldiği kolayca ve açıkça çıkarsana bilir. Böylece, Osmanlı’nın fonetik yazı kullanımı bakımından Avrasya uygarlığı karakterine iye olmasına karşın çağdaşlaşmadaki gecikmişliğigöçerlikten yerleşikliğe geç geçmiş olması nedeniyledir.

Sonuç olarak denilebilir ki, Osmanlı’nın kırsal bir topluluk olma sunucu geciken basımcılık işinden dolayı kırsal-sözel toplum aşamasından kentsel-okuryazar toplum aşamasına geç geçmişliği, aydınlanmayı Batı ile eş zamanlı olarak içselleştirilememesindeki temel etmendir .

Ayrıca, iki yazı tipinin insanın evrimsel süreci içinde ortak bilincimizi nasıl etkilemiş olabileceği hususunun sorgulanarak değerlendirilmesiyse bu diziden ayrı olan bir denemenin konusu olduğunu da burada yeri gelmişken belirtmekte yarar görmekteyim.

Kaynaklar

1.      http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com.tr/2016/11/osmanl-tarihi-ve-tarihin-paradigmik.html

2.      http://dagarcikturkiye.c

 

 

10 Ocak 2023 Salı

SALİM NİZAM‘IN BEN GÖNEN’DE DOĞDUM ROMANI HAKKINDA

 

 

Abdullah YILMAZ

 

Kitabın kapağını çevirdiğimde dostum Salim Nizam: “Ant adlı hikayesinde ‘Ben Gönen’de doğdum’ diyerek Gönen adını edebiyat tarihine yazdıran ebedi hemşehrimiz Ömer Seyfettin’i yaşatmak için Gönen Belediyesinin kültür armağanıdır” diye imzalamıştı.

Bir öykücünün, kısa ama verimli yaşamının öyküsünü yazmak iddialı ve zor bir iştir. Hele bu otuz altı yıllık ömrüne onlarca eser bırakan Ömer Seyfettin’in öyküsünü yazmaksa daha zordur.

Kitabın sunuşunda Nazım H. Polat’ın dediği gibi “kurmaca bir tür olan romanı, bir şahıs çevresinde yaşananlara yaslayarak anlatınca biyografik romana varılıyor.” Bu açıdan hayatını edebi eserlerinde işlemiş Ömer Seyfettin’in biyografik romanında öykülerinden izler buluyoruz.

Bunun en güzel örneğini Salim Nizam, İlk Cinayet ve Ant gibi öykülerinden faydalanarak gösteriyor. Bazen acaba yine Ömer Seyfettin mi yazmış diye düşündüğüm anlar oldu.

Roman Kısa bir ömrün uzun hikâyesini anlatıyordu. Okumam bittiğinde Ömer Seyfettin’in Türkçemizin Kristof Kolomb’u olduğuna inancım bir kez daha pekişti.

Romanın başına öykücülüğü ile bilinmesine rağmen Doğduğum Yer şiirinin ön sayfaya konması da güzel düşünülmüş.

Ömer Seyfettin gibi Yeni Lisan davasına inanmış bir edebiyatçıyı çağından ve çağının edebiyatından ayrı düşünmek imkânsızdır.

Kitabı okurken sadece bir Mart günü başlayan sıradan bir hayatı değil, dönemin önemli olaylarına tanıklık etmiş ve damgasını vurmuş bir yazarın hayatını hissedebilirsiniz.

O damga 11Mart 1884te Gönen’de vurulmaya başlıyor. Veİnebolu ve Ayancık’ta çocukluk izlerini görebiliyoruz. Daha sonra edebiyat dünyamızın başyapıtlarını nasıl kaleme aldığını okuyoruz.

 Osmanlı’nın sonunu görmüş ve yeni taze Cumhuriyetin kuruluşunu görmüş bir edebiyatçı olarak verdiği eserlerin ruhunda ve edebiyat tarihindeki izleri de okuyoruz.

Genç Kalemler dergisinin heyecanını ve etkisini okuyoruz. Esaret hayatında ve en zor günlerinde daktiloyu ve yazmayı bırakmaması Türk edebiyatı için bir zenginliktir.

Ömer Seyfettin sadece öykü ve şiir yazmamış, Türkçe’nin reçetesini yazmıştır. Bu romanda o reçetenin oluşturduğu edebi materyallerin bileşiminden oluşmaktadır.

Kitabı bitirip dimağımda edebi tadı kalırken bu romanın da öyküsünün yazılabileceğini düşündüm.

 

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxv-


                                                                                                          Mustafa ÖZCAN

 

Osmanlı’nın Türk diline olan yaklaşımının dünyada imparatorluklar kurmuş diğer bazı ulusların dile yönelik uygarlık anlayışlarına göre oldukça farklılık göstermesi, özsel-bütünsel tarih için bazı paradigmik ilkelere ışık tutması yönüyle incelenmesi gereken önemli bir fırsat ortaya koymaktadır.

İmparatorluklara zemin olan uygarlık anlayışlarının kökeni araştırılırken başlıca konuya yönelim karşıtlıkları olarak genelde çevre-insandin-bilimkaracı-denizciyerleşik-göçerholistik-individüalistikdil-(fonetik-logografik) yazı gibi kutupsal ikilikler arasında karşılaştırmalar yapılarak bunlardan hangisinin insanlığın bugünkü uygarlığa doğru ilerleyişinde etkili olduğu hususu dikotomik tarzla araştırılmaktadır.

***

Yukarıda dil-yazı şeklinde verilen son dikotomik ikili kutuptan ağırlıklı olarak ilki inceleneceğinden konuya başlangıç olması için dilin demografik bakış bağlamında dünya genelindeki durumuna yönelik birkaç saptamaya kısaca göz atmakta yarar vardır.

Dilleri işlev gördükleri coğrafyanın tarihsel ve/veya demografik karakteristiklerine göre uygarlıkkültürulus ve etnisite dili diye ayrımlamak alışılmış bir yaklaşımdır. Öte yandan diller ayrıca, kapsadıkları düşünce ve bilginin rasyonalitesi bağlamında da felsefe ve/veya bilim dili diye farklı bir ayrıma tabi tutula gelmektedir.

Uygarlık diline linguistikte Latince kökenden gelen bir deyişle LinguaFranca denmekte olup buna Orta çağın Latincesi ve Arapçası tipik örnekler olarak verilebilir. Günümüzdeyse dünyada en çok konuşulan ikinci dil olan İngilizce modernitenin dili olarak her ikisinin de yerini almış bulunmaktadır. Öte yandan, FransızcaAlmanca, İtalyanca, Rusça, Hintçe, Urduca, Japonca ve Türkçe gibi diller, tipik ulusal dil olmalarının yanı sıra kültür dilleri (ekin yani edebiyat ve sanat dili) olarak da bilinmektedir. Ayrıca sıralamadaki ilk ikilinin, Fransızca ve Almancanın, İngilizcenin yanı sıra felsefe ve bilim dili kimliği ile de genel kabul görmekte olduğunu belirtmek gerekir.

Gene bu arada, Çin Mandarince’sininse dünyada en çok konuşulan kültür ve ulus dili kimliğine iye olduğu da vurgulanmalıdır. Öte yandan dünyada en çok konuşulan üçüncü dil İspanyolca ile Portekizceye ise, kendi anayurtlarının dışında nüfusu çok olan ülkelerin ulusal dili olması nedeniyle farklı bir önem düzeyi atfedilmelidir. Ayrıca, KoreceVietnamca ve Endonezce’nin anılmaya değer diğer ulusal diller olduğu unutulmamalıdır.

***

Şimdi, konunun diğer bir yönü olarak dil ile düşünce arasındaki bağlantıya dair bir görüşü dil-uygarlık-kültür ilişkisi hakkında yazılmış bir makaleden alıntılayarak aktarayım (1):

İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca ürettikleri kültürmedeniyet, bilimdüşünce ve felsefeyi kullandıkları dil aracılığıyla diğer insanlara ve sonraki kuşaklara aktarırlar. Bu alanlardaki ilerleme ve gelişmeler dili besler, dildeki ilerleme ve gelişmeler de bu sayılan alanları besler. Yani bilim ve düşünce bir taraftan kendi fonksiyonlarını yerine getirmek için vasıta olarak dili kullanırken, diğer taraftan da dilin zenginleşmesini sağlarlar.”

Dil hakkındaki bu kısa değinmelerin ardından da dil ve uygarlık ilişkisinin ele alınışına, bağlamına ve durumuna özetle bakmayı sürdüreyim.

Dilin uygarlık bağlamda incelenmesi ağırlıkla 20. Yüzyılda başlamış bir süreç olarak insanlığın bütünsel tarihine bakışta genelleşmeyi temsil eden antropolojik-hermönetik temelli yaklaşımı benimsemiş bilim insanı ve düşünürlerce yapıla gelmektedir. Ayrıca konu hakkındaki incelemelerin disiplinler arası bir görüngeden bakışla yapıldığını da belirtmek gerekir.

Bu çerçevede, dil-uygarlık (ve kültür) ilişkisinin interdisipliner, hatta multidisipliner biçimde irdelenmesi sırasında ve ayrıca yapısökümsel (2) tarz ile de ele alınması halinde sosyal ve insani bilimler arası anlam geçişlerde olabilecek kaymaların belirginleşerek kavram akışının sürekliliği bütünüyle görünürleşmektedir.

***

Osmanlı’nın dil ile olan ilişkisine bakıldığındaysa, bunun göçer topluluklara egemen olan tarihsel bir anlayışından kaynak alarak gelişmiş olduğunu görmek mümkündür. Genelde günlük-mevsimlik kronolojik döngü içinde yaşamak kısıtında olan göçer topluluklar, sadece yük niteliği olan fiziki taşınır eşyada değil soyut kavramların ele alınışında da tasarruflu hareket etme zorunluluğu ile her zaman karşı karşıyadırlar.

Hal böyle olunca, binlerce yıllık evrim sonucunda, dişi-erkek belirteçsiz sözcükler, özneyle bitişimli yüklemler ve eylem-öndeliklitümcesel sözdizimi gibi olağan dışı ses yükü azaltıcı özellikler kazanmış Türkçe gibi az ses ile düşünme ve eyleme bağlamında çok şey yapabilen harika bir dilin oluşması olanaklı olmuştur. Ancak göçerliğe bağlılık durumu, dilin yerleşik toplumun bir parçası olmasına engel olduğundan sonuçta böylece dilin yazılı hale gelmesi de engellenmiş olmaktadır

Toplumların Neolitik Çağ sonrası ortaya çıkan kentlileşme süreci, ticaretin gelişmesine ve yazının bulunmasına kaynaklık etmiş olması ilk uygarlıkların doğuşundaki esas etmen olarak görülmesine neden olmaktadır.

Bu bakımdan, kırsalda köyler ile başlayan yerleşikliğin devamı olan, ama ayni zamanda bunun çok ötesinde bir anlam ifade eden kentsel yerleşikliği toplum için temel yapı olarak benimsemek Osmanlı’yı kurmak için Anadolu’ya gelen Horasanlı Gazi Dervişler için gerçekten zor olmalıydı. Buna karşın onlar için gerçekten de Fütüvvet Ehli olmak, göçerlik yapısı için daha uygun olan bir seçenek idi.

Öte yandan sünni Müslümanlığın Halifelik ile Osmanlı’ya gelmesi sonucunda koyulaşan bir din anlayışının tebaaya egemen olması bu yoldan Türk dilinin de Arapça karşısında gerilemesi şeklindeki olağan sonucu doğurdu. İşte bu süreçte Safevi Şah İsmail’in divanının TürkçeOsmanlı Yavuz Selim’inkinse Arapça olmasına şaşmamak gerekir.

Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse; Batı’nın 16 ve 17. Yüzyıldaki HümanizmReformasyon ve Aydınlanma ile bir bilinç devrimi yaşayarak dünyevileşme yolunda olduğu o dönemde, Osmanlı, medreseleri ile günlük iletişimin temeli olan Türkçe’yi kültürde de göz ardı ederek Arapça temelli bir semavileşmeye yöneldi.

Bu noktada Türkçe’nin Osmanlı’da yazılı kültür diline dönüşememesinin nedeni olarak Prof. Dr. Doğan Kuban’ın öne sürdüğü görüşünü de ilgili makaledeki (3) bir tümceyi alıntılayarak aktarmak isterim:

Türkçe’nin Arapça (ve Farsça) ile karışıp Osmanlıca olması Osmanlı yazınının gelişmeme nedenidir.”

***

Dilin uygarlıklar ve kültürler için olağan üstü öneminin ne denli yüksek olduğunun kanıtı olan dünyadaki on binlerce çalışmaya bu deneme tipi kısa makalede değinmemin olanağı bulunmadığından hareketle, bunun yerine, son zamanlarda bu konuda bilimsel ilgiyi küresel düzeyde kendi üzerine çekmiş bir bilim insanından söz etmenin yerinde olacağı kanısındayım.

İşte bu doğrultuda, dillerin kayda geçirilmesinde kullanılmakta olan başlıca iki kategorili fonetik ve logografik yazı kayıt şekillerinden, her birinin yukarıdaki sırayla toplumlara olan bireyselci ve bütünselci etkilerinin uygarlık anlayışını nasıl farklı olarak etkilediği yönündeki araştırmalara yıllarına veren JackGoody’yi (4) anımsamak gerekir diye düşünüyorum.

Kaynaklar:

1.      http://www.haber10.com/yazar/doc_ibrahim_gezer/mreddil_dusunce_ve_medeniyetmred-20831

2.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Yap%C4%B1s%C3%B6k%C3%BCm

3.      Kuban, D. 2016. Türkiye’yi Sorgulamak: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olmazdık… Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 30, s. 5.

4.      Goody, J. 1986. TheLogic of WrittingandOrganisation of Society. Cambridge: CUP

 

 

 


16 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxıv-

 

Mustafa Özcan 

 

 

                                                                                             Mustafa ÖZCAN

 

 

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım DoğuBatı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (1) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.

İslamdarül harp (2) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (YakınDoğuBatı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:

Darül-harpMüslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarlgayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise

İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”

denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (3) “Oryantalizm (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (4) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyatgörsel sanatlardrama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Kaynaklar:

1.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Oryantalizm

2.      https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%A2r%C3%BClharp

3.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_W._Said

4.      Çığır açan




 

 

 

 

 

 

10 Kasım 2022 Perşembe

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri –XXIII-

 

 

 

Bu makalede, modern tarihteki toplumsal yenileşme hareketleri olarak Aydınlanma (1) ve Lale Devri’nin (2),Yeniçağ’ın iki uygarlık kutbu olan Batı ile Osmanlı’da soysal tarih bağlamında doğurdukları zıt sonuçlar, holistik (bütünsel, özsel) tarih için olabilecek bazı paradigmik ilkelerin çıkarılması yönüyle ele alınacaktır.

Bu kapsamda konuya bakıldığında, Lale Devri’nin, Osmanlı ile Batı-Orta Avrupalılar arasında 16. Yüzyıl’dan itibaren uzun süren bir “dar-ül harp” savaşları sonrası ilk çatışma dışı barış döneminde her bir tarafta paralel zamanlı olarak ortaya çıkmış olan modern-ilerlemeci iki küresel değişim girişiminden Doğu toplumunda olanı olduğu görülür.

Bu bakımdan, Osmanlı için ilk modern tipteki yenilik hareketi olmasından ötürü büyük tarihsel öneme sahip olan bu döneme zevk-ü sefa yakıştırması yapılmış olmakla birlikte, sonradan Cumhuriyet Türkiye’sinde, o zamanlar medeni olmayı temsil eden lale çiçeği yetiştirme işinin yaygınlığı nedeni ile Lale Devri denmiştir. Tek bir lale soğanının 500 altına satılması o dönemde çiçek yetiştiriciliğine, dolayısıyla da medeni olmaya atfedilmiş simgesel değeri göstermesi bakımından dikkat çekici bir olgudur.

Lale Devri kronolojik tarihçilerce Avusturya-Osmanlı arasında 1718’de yapılan Pasarofça Antlaşması ile oluşmuş barış ortamında başlayan bir hareket olarak görülür. Ancak buna karşılık, konuya sosyo-tarihsel görüngeden bakıldığında, esasen döneme başlangıç hazırlayan olgunun Sultan III. Ahmet’e 1711’de Topkapı Sarayı’nın bahçesine medenileşmenin simgesi olarak lale çiçeği ektiren modernist anlayış olduğunu belirtmek çok daha yerindedir.

Altı yüzyılı aşkın sürmüş bir imparatorluk ömrü için çok kısa olan bu dönemde, toplumda pek çok yeniliğin ve imar işinin yoğunlaşmış olarak gerçekleştirilmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bunların içinde en önemli yenileşmeci olay, topluma bol kitap basımı ile dünyevilik kazandırmak isteyen İbrahim Müteferrika’nın 1726 yılında ilk matbaayı kurmasıdır.

Bu girişimle, yoğun mekanik basım tekniği sonucu sağlanacak yaygın kitap okunuşu sonucu geniş tebaa kesimlerinde dünyevi sekülerliğe giden yolda ilerlenmiş olacaktı. Böylece de herhalde, uzun dönemde etkili olabilecek yenileşmeci bir düşünce çığırı için bir başlangıç yapılabilmesi amaçlanmıştı. Hareket, bu yönde gelişen yenilik ve modernleşme kimliği doğrultusunda bir müddet sürdükten sonra 1730 Eylül’ünde Patrona Halil (3) tarafından başlatılan gerici isyan sonucunda hüsranla son bulmuştur.

Oysa bunun paralelinde, o sıralar Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarında yaşanmakta olan, oralardaki sosyal yapıları bir daha geri dönülmemek üzere değiştiren bir olgu olarak Aydınlanma Hareketi, Dünya’nın tüm geneli için olağan üstü öneme sahip, en uzun süreli sosyal değişim kimliği ile kültürel tarihin kaydına geçmiştir.

Aydınlanma Çağı kronolojik olarak Rönesans ve Reform dönemlerinin ardından 1688’deki İngiliz Devrimi ile başlayıp 14 Ağustos 1789’daki Fransız Devrimi ile sonlanana dek bir asır sürmüş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Aydınlanma, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere pek çok ülkede sosyal yapıların çeşitli yönlerinde bugünlere dek süren keskin değişimler yaratmış olan küresel olaylar zinciridir. Dolayısı ile de Aydınlanma, bu durumu nedeni ile sosyal bilimler alanında en bilinen terminolojik tanımlamalardan biri olarak yer tutmuş olup hareketten de öte, tarihsel olarak Batı için semavilikten dünyeviliğdönüşüm yaratan çağın adıdır.

Bu dönüşümün arkasında bundan beş yüzyıl önce 31 Ekim 1517’de Almanya’da Martin Luther tarafından başlatılan tüm Kuzey Batı Avrupa ülkelerinde (bugünkü Protestan ülkeler) kilisenin toplum üzerindeki etkisinin kesin bir şekilde azalmasını başarı ile sağlamış olan Protestan Reform Hareketi bulunmaktadır.

Batı’da Reform Hareketi‘nin sürdüğü o dönemde Osmanlı, reform yerine yönetim katında dinsel işlerde daha da koyulaşma yaratacak olan Mısır Seferi işi ile meşguldü.

Böylece de tarih, Osmanlı tebaası için değişim göstermek yerine, bir kere daha dinsel yapının eş ve aynisi olan, hatta koyulaşan temelinde tekerrür eden tarzda sürme şeklinde ilerleyen bir sonraki safhasına girmiştir.

Öte yandan, Lale Devri’ni başlatan anlayışa zemin hazırlayan Topkapı Sarayı bahçesine simgesel de olsa lale ekiminin yapıldığı 1711 yılı, bu olayın yanı sıra Dünya Tarihi’’nde başka coğrafyalarda ortaya çıkan eş zamanlı gelişmeler bakımından son derece yoğun bir yıldır. Rusya’nın dünya sahnesinde yer almasına olanak veren Prut Savaşı, İngiltere’nin emperyal oluşunu hazırlayan Dominyon Bakanlığı’nın kuruluşu hep 1711’e tarihlenmektedir. Sanki görünmeyen bir el, uzun dönemde dünya siyasi sahnesinde dengeleri yeniden düzenlemek üzere devreye girmiştir.

Bu bağlamda, Büyük Britanya önceki Başbakanı’nın 2011 yılında İngiliz emperyal yaklaşımının tarihte dünya halklarından -belki de çektirdiklerinden dolayı olsa gerekir- özür dilemesi her halde bu (Dominyon Bakanlığı’nın 300. Kuruluş Yılı) nedendendir.

 

Kaynaklar

1.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayd%C4%B1nlanma_%C3%87a%C4%9F%C4%B1

2.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Lale_Devri

3.       https://tr.wikipedia.org/wiki/Patrona_Halil