8 Mart 2023 Çarşamba

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxvıı-

 

 

                                                 Mustafa ÖZCAN

 

 

 

Bu ve bir sonraki denemede daha öncekilerden biraz farklı olarak tarihin paradigmalarını tabandan yukarıya gitmek şeklinde bir arayış olarak beşerî kaynakların özelliklerinde bulmaya çalışacağım. Dizinin öncekilerinde olduğu gibi şimdi de ipuçları bulmak için konuyu Osmanlı ile Batı Avrupa’nın yeni bir karşılaştırması mahiyeti ile ilgili toplumların sosyo-kültürel özgünlükleri bağlamında Anadolu ve Batı insanının sosyal davranış tipolojilerindeki farklılıklarını kategorik düzlemde incelemeyi deneyeceğim. Ayrıca konuyu diyakronik olarak irdeleyerek böylece bütünsel (holistik) yaklaşım sağlamış olmakla da daha bilimsel olmayı umut ediyorum.

Farklı insan gruplarının davranışları, zaman/mekânın diyakronik parametresi bağlamında, diğer bir deyişle, tarih ve coğrafyayı temsilen zaman/mekân ikicil değişkeni bağlamında kronolojik akış ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi yeni bir tarz olarak ortaya çıkmış bir tarihyazım yaklaşımıdır. Tarihyazımı, yöntemin sanatsala mı, yoksa bilimsele mi daha yakın olduğuna göre akademik camiada historiografi veya historioloji (metahistorigrafi) olarak adlandırılır (1).

***

Bu gibi sosyal tarih araştırmalarında en verimli tarihi belge kaynağı olarak halen özgün bir yazın türü haline gelmiş olan gezgin (seyyah) anısı izlenimleri kabul görmektedir. Tarihte gezginler olarak tanınan kişilerin geçmiş zamanlarda yapmış olduğu dış ülke gezileri esnasındaki gözlemlerinden oluşan bu tür anılar seyahat edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Böylece oluşmuş gezi yazınının sonuçta pek çok tarihsel-sosyal inceleme ye konu olmuş olması da bunların ne denli verimli kaynak belgeler olduğunu kanıtlamaktadır.

Yazıya dökülmüş olsun veya olmasın bu gezilerin amaçları ağırlıklı olarak, İlkçağ’ da Thales ve öğrencisi Pisagor için bilimsel bilgi , Ortaçağ ’da Marko Polo için ülkesel ve teknik bilgi iken, Yeniçağ ile birlikte doğal kaynak sömürüsü ne yönelmiş Batı Avrupalı fatihler içinse kolonizasyondur. Ve böylece bu hedef ile artık geziler edebiyat olmaktan çıkıp coğrafi keşiflere dönüşmüştür.

Sonuç olarak, tarihin derinliklerinden beri süre gelen inceleme gezisi olgusunun, yerküresel bütünleşme sürecinin, yani bugünkü ekonomi ve iletişime yönelmiş olan halinin tanımı ile küreselleşme diye adlandırılmaktadır. Bu şekli ile de gezi olgusunun, küreselleşmenin kökenindeki çığır açan, öteki bir deyişle de seminal etmen olan husus olduğunu belirmekte yarar vardır.

***

Burada, bu doğrultudaki gezi yazınında incelenmek istenen insan davranışları olduğundan, anlatı metninden beklenen şey, ev sahibi ülke insanının konuk gezgin insan ile karşı karşıya geldiğinde iki farklı anlayışı açığa vuran diyalektik çelişkili insani davranışlara dair gözlemlere sahip olmasıdır.

Ancak bu nitelikteki bir örnek-olay (vak’a) incelemesi durumunda olması gereken şey belge kaynağındaki gezgin anlatısının, yeterince eski bir geçmiş zamana ait ve temasının da ziyaret edilen ülkedeki insan topluluğunun davranış özelliklerini temsile sahip olmasıdır. Bir saptama olarak ifade etmek gerekirse, burada sosyal davranışlara zemin oluşturan anlayışların karşılaştırılması söz konusu olduğundan ilgili yazının zamanda en az yüz yılı bulan bir geçmişe sahip olması kabulü uygun bir ölçüt olacaktır.

***

Şimdi burada, konunun incelenme bakımından yeterliliği içinse insan davranışları boyutunda diğer önemli bir yanı olan özgünlük hususunun da mercek altına almadan karşılaştırma yapmaya geçmemek gerekir diye düşünüyorum.

İnsan davranışları konusunun bilimsel ıra kazanması sürecinde bir yüz yıla varan geçmişine bakıldığında bilimler içinde ilk aşamada sosyal psikolojinin müfredatı olarak yer aldığı görülür. Sonraları kişilik psikoloji adı altında ayrı bir disiplin haline gelip ve ardından da sosyal kimlik boyutu konusunun ele alınması ile insan davranışları dalı olması, şimdilerdeyse en genel yanıyla etolojinin üst kimliği altında çoklu bir disiplin olarak görülmesi konunun değişim ve gelişim hızını göstermektedir. Bu durumun nedeni olarak ise, primat davranışı araştırmalarının insan davranışlarının açıklanmasına “Makyavelyan Anlık ” gibi konular ile sağladığı bulgular ile yaptığı olağan üstü katkılar gösterilebilir (2).

Kaynaklar

1- https://tr.wikipedia.org/w

 

 

14 Şubat 2023 Salı

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxvı-

 

 

                                       Mustafa ÖZCAN

 

Osmanlı bağlamında tarihin paradigmik ilkelerinin arayışı doğrultusunda özgün bir yazı dizisi olması için çaba harcadığım bu denemeler de, şimdiki makalenin daha anlamlı olarak değerlendirilmesi isteniyorsa öncekinin devamı niteliğinde olmasından dolayı okunmamışsa, ilkin onun okunmasını önemle öneririm ((1) veya (2)).

Söz konusu o denemede, uygarlıklara zemin hazırlayan imparatorlukların oluşumunun kökeninde yattığı düşünülen anlayışlar olarak kavramsal ulam çiftleri kimliğindeki dikotomilerden (konuşma) dil- (fonetik veya logografik) yazı şeklindeki ikiliden (konuşma) dil konusu olduğu belirtilmişti. Buradan da hareketle konu Osmanlı ve Çin İmparatorlukları bağlamında ele alınarak tarihselliğe olabilecek etkisi yönüyle bazı paradigmik ilkelerin bulunması için ipucu olması bakımından incelenmişti.

Şimdi bu denemedeyse, dil-yazı şeklindeki bu dikotomik ikili kavram ulamından konuşma dil inin dikotomik karşı tamamlayıcısı olarak yazı konusunun uygarlıkların oluşmasına olabilecek etkileri ele alınmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, yazı konuşma dilinin işaret ve şekillerle kayda geçirilerek sözün uçuculuk tan kalıcı hale getirilmiş biçimidir. Bu nedenle de insanlığın belleği olan tarih biliminin başlangıcı olduğu kabul edilmesine karşın ilk bulanı olan Sümerli rahiplerce emtianın dökümünün kayıt altına alınması için kullanılmıştır.

***

Pek çok genel tarihçi, tarih düşünürü ve tarih felsefecisinin fikir ürettiği bu alanda son dönemlerde en dikkate değer katkıyı kuşkusuz ki Jack Goody (3) yapmıştır. Goody’nin uygarlık tarihine bakışı, holistik tarzda olmamakla birlikte, akademik köken inin antropoloji olmasından kaynaklanan geniş antropo-bilgiye dayalı bir görüngeden olduğundan, yaklaşımı Avrupa merkezli olmak yerine küresel bağlamda çok kültürlü bir uygarlık oluşumunun arayışı tarzındadır (4).

Tarihteki İlk ve Ortaçağ imparatorluklarının uygarlık oluşumuna coğrafya ve ahali (demografi nin) olgularının yanı sıra sosyallik üzerinden etkisi, varoluşlarının dayandığı hanedana, orduya, din ve ideolojiye, hukuka, ticarete ile ulaşım ve haberleşmeye olan iyelikleri durumu yönüyle çok geniş bir tarih araştırmacı grubunca ele alınmıştır.

Bununla birlikte, belirtilen çeşitli etmenler arasında yazı ve yazının ulamsal tiplerinin uygarlık oluşumundaki etkisi, daha önce de belirtildiği gibi, etraflı olarak J . Goody tarafından incelenmiştir (5). Goody’ye göre yazı, dil in diyakronik (ardsüremli) kalıcılığını sağlamış sosyo-tarihsel temel bir olgu olduğundan uygarlık oluşumundaki etkisi yüksektir. Bu nedenle de bugünkü uygarlık düzeyine varışımızın kökeninde, kadim Grek ve İtalyan Rönesans’ı dönemi değil, yazının bulunduğu, Gordon Childe ’ın nitelemesi ile Kentsel Devrim ’in bir sonucu olarak büyük bir insanlık dönüşümü nün yaşandığı Bronz Çağı dönemi vardır.

***

Yazının en genel olarak iki kategorik tipi , formu vardır. Bunlardan, işitselliği temel alan seslerin harflerle temsiline dayalı fonetik olan için, diğerlerinin yanı sıra, runik yazı ile Fenike , Grek , Latin , Orhun , Arap ve Kiril alfabeleri örnek olarak verilebilir. İdeografik veya logografik olan içinse, görselliği temel alarak varlıkların grafik gösterimine dayalı Sümer, eski Mısır ve Çin yazısı gibi yazılar örnektir.

Bu iki yazı biçimi ele alınarak yazının uygarlıklarla olan ilişkisi değerlendirile bilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki iki yazısal kategori, Batı ile Yakın, Orta ve Uzak Doğu coğrafyalarındaki eski imparatorluklar üzerinden zımnen de olsa uygarlık oluşumunda önemli roller üstlenmiştir.

Öte yandan, kâğıdı ve kâğıda baskıyla (presle) yazı kayıt tekniğini Çinlilerin bulmuş olmasına karşın, hızlı ve ucuz basım işini yapan matbaa makinesini keşfedenin Alman Gutenberg olmasının nedeni Çin yazısının logografik özelliğinin tekrarlı, hareketli metalik hurufat a dayalı sayfa düzlemesinde kolay ve hızlı yapılabilen bir mürettiplik (dizgicilik) işine izin vermemesidir. Daha açık, net ve doğrudan bir anlatımla, dilsel varlıklar simgelerle temsil edilirken yazı da harf kullanmakla grafiksel şekil kullanmak arasında basit bir şeymiş gibi görünen bu nüans, kelebek etkisi yaratan sonuçları ile Batı uygarlığına, en azından 500 yıllık bir dönem için, Doğu ya üstün gelmeyi sağlayan tarihsel bir ortamın oluşmasına olanak vermiştir.

***

Konuya bu bağlamda Türkî ve Osmanlı tarihselliği açısından bakıldığında, tarihin her döneminde kullanılmış olan yazıların fonetik kategorili yazı , yani çeşitli alfabeler olduğu görülür. Ancak, bu yazı tipini, yani alfabeleri kullanan diğer Avrupalı ulusların çoğunun tarihte Osmanlı ya göre çağdaşlaşma sürecinde önde yer tutmuş oldukları da bilinmektedir.

Bu bakımdan, bu ulusların uygarlıkta ilerleyişinde yazı tipinin etkisinden öte esas etkinin, basım işinin kolaylığı (ekonomikliği) dolayısıyla kitabın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak okur-yazarlık düzeyinin artışından ileri geldiği kolayca ve açıkça çıkarsana bilir. Böylece, Osmanlı’nın fonetik yazı kullanımı bakımından Avrasya uygarlığı karakterine iye olmasına karşın çağdaşlaşmadaki gecikmişliği, göçerlikten yerleşikliğe geç geçmiş olması nedeniyledir.

Sonuç olarak denilebilir ki, Osmanlı’nın kırsal bir topluluk olma sunucu geciken basımcılık işinden dolayı kırsal-sözel toplum aşamasından kentsel-okuryazar toplum aşamasına geç geçmişliği, aydınlanmayı Batı ile eş zamanlı olarak içselleştirilememesindeki temel etmendir .

Ayrıca, iki yazı tipinin insanın evrimsel süreci içinde ortak bilincimizi nasıl etkilemiş olabileceği hususunun sorgulanarak değerlendirilmesiyse bu diziden ayrı olan bir denemenin konusu olduğunu da burada yeri gelmişken belirtmekte yarar görmekteyim.

Kaynaklar

1.      http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com.tr/2016/11/osmanl-tarihi-ve-tarihin-paradigmik.html

2.      http://dagarcikturkiye.c

 

 

10 Ocak 2023 Salı

SALİM NİZAM‘IN BEN GÖNEN’DE DOĞDUM ROMANI HAKKINDA

 

 

Abdullah YILMAZ

 

Kitabın kapağını çevirdiğimde dostum Salim Nizam: “Ant adlı hikayesinde ‘Ben Gönen’de doğdum’ diyerek Gönen adını edebiyat tarihine yazdıran ebedi hemşehrimiz Ömer Seyfettin’i yaşatmak için Gönen Belediyesinin kültür armağanıdır” diye imzalamıştı.

Bir öykücünün, kısa ama verimli yaşamının öyküsünü yazmak iddialı ve zor bir iştir. Hele bu otuz altı yıllık ömrüne onlarca eser bırakan Ömer Seyfettin’in öyküsünü yazmaksa daha zordur.

Kitabın sunuşunda Nazım H. Polat’ın dediği gibi “kurmaca bir tür olan romanı, bir şahıs çevresinde yaşananlara yaslayarak anlatınca biyografik romana varılıyor.” Bu açıdan hayatını edebi eserlerinde işlemiş Ömer Seyfettin’in biyografik romanında öykülerinden izler buluyoruz.

Bunun en güzel örneğini Salim Nizam, İlk Cinayet ve Ant gibi öykülerinden faydalanarak gösteriyor. Bazen acaba yine Ömer Seyfettin mi yazmış diye düşündüğüm anlar oldu.

Roman Kısa bir ömrün uzun hikâyesini anlatıyordu. Okumam bittiğinde Ömer Seyfettin’in Türkçemizin Kristof Kolomb’u olduğuna inancım bir kez daha pekişti.

Romanın başına öykücülüğü ile bilinmesine rağmen Doğduğum Yer şiirinin ön sayfaya konması da güzel düşünülmüş.

Ömer Seyfettin gibi Yeni Lisan davasına inanmış bir edebiyatçıyı çağından ve çağının edebiyatından ayrı düşünmek imkânsızdır.

Kitabı okurken sadece bir Mart günü başlayan sıradan bir hayatı değil, dönemin önemli olaylarına tanıklık etmiş ve damgasını vurmuş bir yazarın hayatını hissedebilirsiniz.

O damga 11Mart 1884te Gönen’de vurulmaya başlıyor. Veİnebolu ve Ayancık’ta çocukluk izlerini görebiliyoruz. Daha sonra edebiyat dünyamızın başyapıtlarını nasıl kaleme aldığını okuyoruz.

 Osmanlı’nın sonunu görmüş ve yeni taze Cumhuriyetin kuruluşunu görmüş bir edebiyatçı olarak verdiği eserlerin ruhunda ve edebiyat tarihindeki izleri de okuyoruz.

Genç Kalemler dergisinin heyecanını ve etkisini okuyoruz. Esaret hayatında ve en zor günlerinde daktiloyu ve yazmayı bırakmaması Türk edebiyatı için bir zenginliktir.

Ömer Seyfettin sadece öykü ve şiir yazmamış, Türkçe’nin reçetesini yazmıştır. Bu romanda o reçetenin oluşturduğu edebi materyallerin bileşiminden oluşmaktadır.

Kitabı bitirip dimağımda edebi tadı kalırken bu romanın da öyküsünün yazılabileceğini düşündüm.

 

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxv-


                                                                                                          Mustafa ÖZCAN

 

Osmanlı’nın Türk diline olan yaklaşımının dünyada imparatorluklar kurmuş diğer bazı ulusların dile yönelik uygarlık anlayışlarına göre oldukça farklılık göstermesi, özsel-bütünsel tarih için bazı paradigmik ilkelere ışık tutması yönüyle incelenmesi gereken önemli bir fırsat ortaya koymaktadır.

İmparatorluklara zemin olan uygarlık anlayışlarının kökeni araştırılırken başlıca konuya yönelim karşıtlıkları olarak genelde çevre-insan, din-bilim, karacı-denizci, yerleşik-göçer, holistik-individüalistik, dil-(fonetik-logografik) yazı gibi kutupsal ikilikler arasında karşılaştırmalar yapılarak bunlardan hangisinin insanlığın bugünkü uygarlığa doğru ilerleyişinde etkili olduğu hususu dikotomik tarzla araştırılmaktadır.

***

Yukarıda dil-yazı şeklinde verilen son dikotomik ikili kutuptan ağırlıklı olarak ilki inceleneceğinden konuya başlangıç olması için dilin demografik bakış bağlamında dünya genelindeki durumuna yönelik birkaç saptamaya kısaca göz atmakta yarar vardır.

Dilleri işlev gördükleri coğrafyanın tarihsel ve/veya demografik karakteristiklerine göre uygarlık, kültür, ulus ve etnisite dili diye ayrımlamak alışılmış bir yaklaşımdır. Öte yandan diller ayrıca, kapsadıkları düşünce ve bilginin rasyonalitesi bağlamında da felsefe ve/veya bilim dili diye farklı bir ayrıma tabi tutula gelmektedir.

Uygarlık diline linguistikte Latince kökenden gelen bir deyişle LinguaFranca denmekte olup buna Orta çağın Latincesi ve Arapçası tipik örnekler olarak verilebilir. Günümüzdeyse dünyada en çok konuşulan ikinci dil olan İngilizce modernitenin dili olarak her ikisinin de yerini almış bulunmaktadır. Öte yandan, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça, Hintçe, Urduca, Japonca ve Türkçe gibi diller, tipik ulusal dil olmalarının yanı sıra kültür dilleri (ekin yani edebiyat ve sanat dili) olarak da bilinmektedir. Ayrıca sıralamadaki ilk ikilinin, Fransızca ve Almancanın, İngilizcenin yanı sıra felsefe ve bilim dili kimliği ile de genel kabul görmekte olduğunu belirtmek gerekir.

Gene bu arada, Çin Mandarince’sininse dünyada en çok konuşulan kültür ve ulus dili kimliğine iye olduğu da vurgulanmalıdır. Öte yandan dünyada en çok konuşulan üçüncü dil İspanyolca ile Portekizceye ise, kendi anayurtlarının dışında nüfusu çok olan ülkelerin ulusal dili olması nedeniyle farklı bir önem düzeyi atfedilmelidir. Ayrıca, Korece, Vietnamca ve Endonezce’nin anılmaya değer diğer ulusal diller olduğu unutulmamalıdır.

***

Şimdi, konunun diğer bir yönü olarak dil ile düşünce arasındaki bağlantıya dair bir görüşü dil-uygarlık-kültür ilişkisi hakkında yazılmış bir makaleden alıntılayarak aktarayım (1):

“İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca ürettikleri kültür, medeniyet, bilim, düşünce ve felsefeyi kullandıkları dil aracılığıyla diğer insanlara ve sonraki kuşaklara aktarırlar. Bu alanlardaki ilerleme ve gelişmeler dili besler, dildeki ilerleme ve gelişmeler de bu sayılan alanları besler. Yani bilim ve düşünce bir taraftan kendi fonksiyonlarını yerine getirmek için vasıta olarak dili kullanırken, diğer taraftan da dilin zenginleşmesini sağlarlar.”

Dil hakkındaki bu kısa değinmelerin ardından da dil ve uygarlık ilişkisinin ele alınışına, bağlamına ve durumuna özetle bakmayı sürdüreyim.

Dilin uygarlık bağlamda incelenmesi ağırlıkla 20. Yüzyılda başlamış bir süreç olarak insanlığın bütünsel tarihine bakışta genelleşmeyi temsil eden antropolojik-hermönetik temelli yaklaşımı benimsemiş bilim insanı ve düşünürlerce yapıla gelmektedir. Ayrıca konu hakkındaki incelemelerin disiplinler arası bir görüngeden bakışla yapıldığını da belirtmek gerekir.

Bu çerçevede, dil-uygarlık (ve kültür) ilişkisinin interdisipliner, hatta multidisipliner biçimde irdelenmesi sırasında ve ayrıca yapısökümsel (2) tarz ile de ele alınması halinde sosyal ve insani bilimler arası anlam geçişlerde olabilecek kaymaların belirginleşerek kavram akışının sürekliliği bütünüyle görünürleşmektedir.

***

Osmanlı’nın dil ile olan ilişkisine bakıldığındaysa, bunun göçer topluluklara egemen olan tarihsel bir anlayışından kaynak alarak gelişmiş olduğunu görmek mümkündür. Genelde günlük-mevsimlik kronolojik döngü içinde yaşamak kısıtında olan göçer topluluklar, sadece yük niteliği olan fiziki taşınır eşyada değil soyut kavramların ele alınışında da tasarruflu hareket etme zorunluluğu ile her zaman karşı karşıyadırlar.

Hal böyle olunca, binlerce yıllık evrim sonucunda, dişi-erkek belirteçsiz sözcükler, özneyle bitişimli yüklemler ve eylem-öndeliklitümcesel sözdizimi gibi olağan dışı ses yükü azaltıcı özellikler kazanmış Türkçe gibi az ses ile düşünme ve eyleme bağlamında çok şey yapabilen harika bir dilin oluşması olanaklı olmuştur. Ancak göçerliğe bağlılık durumu, dilin yerleşik toplumun bir parçası olmasına engel olduğundan sonuçta böylece dilin yazılı hale gelmesi de engellenmiş olmaktadır

Toplumların Neolitik Çağ sonrası ortaya çıkan kentlileşme süreci, ticaretin gelişmesine ve yazının bulunmasına kaynaklık etmiş olması ilk uygarlıkların doğuşundaki esas etmen olarak görülmesine neden olmaktadır.

Bu bakımdan, kırsalda köyler ile başlayan yerleşikliğin devamı olan, ama ayni zamanda bunun çok ötesinde bir anlam ifade eden kentsel yerleşikliği toplum için temel yapı olarak benimsemek Osmanlı’yı kurmak için Anadolu’ya gelen Horasanlı Gazi Dervişler için gerçekten zor olmalıydı. Buna karşın onlar için gerçekten de Fütüvvet Ehli olmak, göçerlik yapısı için daha uygun olan bir seçenek idi.

Öte yandan sünni Müslümanlığın Halifelik ile Osmanlı’ya gelmesi sonucunda koyulaşan bir din anlayışının tebaaya egemen olması bu yoldan Türk dilinin de Arapça karşısında gerilemesi şeklindeki olağan sonucu doğurdu. İşte bu süreçte Safevi Şah İsmail’in divanının Türkçe, Osmanlı Yavuz Selim’inkinse Arapça olmasına şaşmamak gerekir.

Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse; Batı’nın 16 ve 17. Yüzyıldaki Hümanizm, Reformasyon ve Aydınlanma ile bir bilinç devrimi yaşayarak dünyevileşme yolunda olduğu o dönemde, Osmanlı, medreseleri ile günlük iletişimin temeli olan Türkçe’yi kültürde de göz ardı ederek Arapça temelli bir semavileşmeye yöneldi.

Bu noktada Türkçe’nin Osmanlı’da yazılı kültür diline dönüşememesinin nedeni olarak Prof. Dr. Doğan Kuban’ın öne sürdüğü görüşünü de ilgili makaledeki (3) bir tümceyi alıntılayarak aktarmak isterim:

“Türkçe’nin Arapça (ve Farsça) ile karışıp Osmanlıca olması Osmanlı yazınının gelişmeme nedenidir.”

***

Dilin uygarlıklar ve kültürler için olağan üstü öneminin ne denli yüksek olduğunun kanıtı olan dünyadaki on binlerce çalışmaya bu deneme tipi kısa makalede değinmemin olanağı bulunmadığından hareketle, bunun yerine, son zamanlarda bu konuda bilimsel ilgiyi küresel düzeyde kendi üzerine çekmiş bir bilim insanından söz etmenin yerinde olacağı kanısındayım.

İşte bu doğrultuda, dillerin kayda geçirilmesinde kullanılmakta olan başlıca iki kategorili fonetik ve logografik yazı kayıt şekillerinden, her birinin yukarıdaki sırayla toplumlara olan bireyselci ve bütünselci etkilerinin uygarlık anlayışını nasıl farklı olarak etkilediği yönündeki araştırmalara yıllarına veren JackGoody’yi (4) anımsamak gerekir diye düşünüyorum.

Kaynaklar:

1.      http://www.haber10.com/yazar/doc_ibrahim_gezer/mreddil_dusunce_ve_medeniyetmred-20831

2.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Yap%C4%B1s%C3%B6k%C3%BCm

3.      Kuban, D. 2016. Türkiye’yi Sorgulamak: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olmazdık… Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 30, s. 5.

4.      Goody, J. 1986. TheLogic of WrittingandOrganisation of Society. Cambridge: CUP

 

 

 


16 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı Tarihi Ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -Xxıv-

 

Mustafa Özcan 

 

 

                                                                                             Mustafa ÖZCAN

 

 

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım Doğu–Batı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (1) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.

İslam, darül harp (2) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (Yakın) Doğu–Batı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:

“Darül-harp, Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise

“İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”

denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (3) “Oryantalizm” (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (4) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyat, görsel sanatlar, drama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı” bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Kaynaklar:

1.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Oryantalizm

2.      https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%A2r%C3%BClharp

3.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_W._Said

4.      Çığır açan